Haber

Tuzla Hikaye Ödülü

HAZAN BUSESİ

HATİCE ÇAY

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                                                                                       elbette sana leyla…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İLK SÖZ

Bu kitap adını on sekiz yaşındayken koyduğum romanın kefaretidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BÖLÜM 1

1.1.

İki kişi İstanbul’un karanlığına yaslanmış duruyordu. Gözlerini boşluğa bakar gibi bilinmeze sabitlemişlerdi. Sonra aynı anda bir birlerine baktılar.

  Birisi diğerinden yaşça daha küçük görünen bu iki hanım aynı anda dua gibi mırıldandılar:

– Burası son mu?

Genç olanın yüzünün rengi atmıştı. Yanında duran kadına korkuyla baktı. Kadın sanki zihni uçmuş gibi bakıyordu ona. Sarsmak istedi fakat sonra kendisini de aynı ruh yakalayıverdi. Gözleri boşlukta kayboldu. Ellerini duaya açarcasına kaldırdı ve yineledi:

– Burası son mu?

Sonra içinde bir huşuyla ekledi:

– Rabbim ne olur son olsun!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

1.2.

Gözlerimi açtığımda büyükçe bir salondaydım. Görebildiğim bütün duvarlar kitaplarla kaplıydı. Bu benim için oldukça güzel bir macera alanı oluşturmuştu. Canımın istediği vakitlerde boyumun ulaştığı bütün kitapları kurcalıyordum. Dedemin sert bakışlarının beni yakalaması da gecikmiyordu. Doğrusunu isterseniz dedem kızmakta haklıydı çünkü henüz iki yaşında mini mini bir kızdım ve kitapları ya yırtıyor ya da karalıyordum. Oysa dedem onları binbir emekle bulmuş buluşturmuş ve işte bu rafları onlarla donatmıştı. Büyük hayalleri vardı onun. Torunları okuyacak Arapça’yı öğrenecek ve sonrasında bu hazineyi keşfe çıkacaklar. Ah ne hayal ne gerçek… Bazen istediklerimiz asla gerçekleşmeyebiliyor.

   Evin önünden akan dereyi anlatayım size. Şayet Bursa’da yaşıyorsanız bu dereyi mutlaka bir kez görmüşsünüzdür çünkü Setbaşı Köprüsü’nün altından akıp giden dere bizim evimizin önünden geçiyor önce. Kaynağına dair rivayetler hep Uludağ’ı işaret ediyor. Geniş ve kış mevsimlerinde coşkunca akan bir dere bu. Öyle ki fırtınadan sonra kopan sökülen ağaçları büsbütün parçalar halinde sürükler de korkuyla seyrederim. Yıllar önce o kadar kabarırmış ki bizim şu anda oturduğumuz evi dahi sulara gark edermiş. Polisler geldiydi, diyor anneannem. Kapıyı açın zaten mühürleyeceğiz bir daha çıkamazsınız, dediler. Biz de mecbur çıktık üç gün eve girilmez diye yazı asıldı selin temeli yıkma tehlikesi varmış diye.

Sonra o zor günleri hatırlamaktan ötürü gözlerinin kenarları kırışıyor. Yavaşça iç geçiriyor.Zaman içinde bu derede çok ıslah çalışmaları olmuş ve baskınları önlemek için kimi yerlere setler yapılmış. Bir de bu derenin sürekli yıktığı beton köprüyü tamir etmekten bıkanlar en sonunda demirden yapıp koymuşlar köprüyü böylece bir daha yıkılmamış.

   Benim için bu dere hep iyi anılara sahiptir. Dedemin beni omzuna alıp indirdiği ve taş attırdığı bir su kenarıdır burası. O zamanlar iki üç yaşlarındaydım ve en sevdiğim şey dedemin omuzlarına oturmaktı.

   Dedem demişken size biraz da dedemden bahsedeyim. Sert duruşlu ciddi bir adamdı dedem. Kaşları gürdü ve boynunun yarısına kadar anca gelen uzunlukta kır sakalı vardı. Başında genelde kahverengi bir takke bulunurdu. Kışın bu takke kumaştan yazın ise ince orlon ipinden yapılmış bir örgüden hatta bazen dantelden olurdu. Elinde hep bir kitap ya da Kur’an ve her sabah mutlaka ki gazete olurdu. Onu hiç bomboş otururken görmedim. Daima okurdu. Bazen ajandasına kısa notlar alırdı. Bu notların kimi Arapça olduğundan kimse anlamazdı. Tebessümünü çok nadir görürdüm. Fakat beni sevdiğini biliyordum. Benden mendilini isterdi genelde. Koşarak odaya gidişimi izlerdi sonra mendili ona verişimi. Kucağına alırdı.

   Ne var ki sevdiklerimizle birlikteliklerimiz her zaman uzun ömürlü olamayabiliyor. Hayat bizi daima sınıyor. Benim ikinci sınanma vaktim de gelmişti böylece. İlkini mi merak ettiniz? Onu zamanla anlayacaksınız zaten.

   Üç yaşındaydım o zamanlar. Hayatımın en civcivli vaktiydi. Beni görenler “ne kadar da neşeli bir çocuk!”, “çocuk değil de bir kuş sanki yerinde duramıyor”, “nasıl da atlıyor baksanıza koltuğun üzerinden takla atıyor” gibi hayret nidaları savuruyorlardı. Ne bilirlerdi ki bunun sonlanacağı vakte az kalmıştı.

   Anneannem bir duvarın yıkılması gibi çökmüştü. Onu yürüyebilsin diye koluna almıştı annem. Beraberce bir yere gidiyorduk. Dedeme dair bir yere. Caddede o kadar çok yürüdük ki yorulduğumu hissettim ve susadım. Nihayet bir yokuşta durduk. Uzun uzun kara kara ağaçların göründüğü dışı duvarlarla örülü bir yere gelmiştik. Buranın görünüşü beni üzmüştü. Sebebini bilmiyordum ama bu uzun kara ağaçları sevememiştim. Biraz yürüdükten sonra yan tarafta bulunan yeşil demir kapıdan içeriye girdik. Anneme buranın neresi olduğunu sormuştum. “Sus,” dedi, “burada konuşulmaz.” Hafif bir yokuşta ilerliyorduk etraf betondan ya da mermerden mezarlarla doluydu. Sonra bir küçük çeşmenin yanından döndük bir cevizin kenarından geçtik ve durduk. Anneannem oracığa çömeliverdi. Eline aldığı Yasin cüzünü okuyordu. İkisi de ağlıyordu ve okuyordu. Biraz çekinerek durdukları mezarın yanına yaklaştım. Elimi mermer başına değdirdim mezarın. Sanki okşuyordum. Usulca fısıldadım “dede sen burada mısın?” Sonra annemlere baktım tekrar. Ağlıyorlardı. Her şeyin bittiğini anlamış gibi dünyanın bir kuyuya dönüştüğünü fark etmiş gibi uçsuz bucaksız bir çölün ortasında kalıp son giden kervanı da kaçırmış gibi ağlıyorlardı. Onlara baktım sinirlendim. Dedemi üzdüklerinin farkında değiller miydi? Sonra yine usulca fısıldadım “dede üzülme sen ne olur” sonra da çocuk aklımla şu soruyu sordum “bir gün yine geleceksin nasılsa değil mi?” Gelmeyecekti. Bunu biliyordum ama kendimi avutmayı öğrenmiştim. Bir gün gelecekti ya da ben gidecektim. Biz kavuşacaktık.

   Her gece balkona çıkıp bir şarkı uydurmayı âdet edinmiştim. Hem sözlerini hem müziğini kendim uyduruyordum. Bunları söylerken bazen ağladığım bazen gülümsediğim oluyordu. Sonrasında bunları dedeme fısıldamaya başladım. Fakat en güzel fısıltım Fatiha suresinin makamlı haliydi.

   Ramazan’dı ve Teravih namazları Mekke’de hatimle okunuyordu. Kabe imamı her rekatta Fatiha’yı okuyordu. Makamla… Annemlerse o saatte televizyonu açıyor ve bu atmosferi eve taşıyordu. Onu dinleye dinleye o akşam ezberlediğimi fark ettim. Artık Fatiha suresini biliyordum ve ilk olarak dedemin ruhuna üfleyecektim. Sevincimden o gece uyuyamadım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

1.3.

   Artık anneannemle günlük ritüelimiz vardı “dua ezber saatleri.” Her gün ilk önce İslam’ın şartlarını ardından imanın şartlarını söyletirdi bana. Sanki bir mani ya da bir tekerleme söylüyorduk. Bana oyun gibi geliyordu. Sonrasında Sübhaneke duası ile başlayan bir dua yolculuğumuz oldu. Beş yaşından yedi yaşına kadar beni saran bu saatler namazla tamamlanmıştı.

   Okula başlamamla birlikte hayatıma o çok sevdiğim kitapları bu kez anlamını kavrayarak alabilecektim. Dedemin kitaplığını karıştırırken aklıma o eski günler geliyordu. Köşeden bana ters ters baktığı günler. Sonra o yırttığım kitapları buluyordum. Bir özür gibi bantlıyordum hepsini. “Yine burada olsa nasıl bakardı? Olsaydı ama nasıl bakarsa baksaydı…” Kimi zaman onun kitaplarına dokunamazdım. Bu onun ruhunu rahatsız edecekmiş gibi gelirdi bana. Bu hissi aşabildiğim zamanlarda çölde kalıp susamış insanın bulduğu kuyuya dayanması gibi kendimi kitapların arasına uzanmış bulurdum.

   İlk dost olarak bir günlüğü keşfettikten sonra hayatım yazmaktan ibaret olmuştu. Her anıyı sıkı sıkı kayıt altına alır bir gün hepsini kitaplaştıracağımı düşlerdim. Acıları göstermek bana tuhaf bir sevinç bir cesaret veriyordu. Sanki kendi acılarımı ifşa etmekten zevk duyuyordum. Bu bir meydan okumaydı. Vurdunuz ama düşmedim mesajıydı. Kime kimlere? O da sır olarak kalsın bizde.

   Ben sizleri Leyla ile tanıştırmayı unuttum değil mi? Aslında başından beri anlatıp duruyorum. Leyla bu öyküde geçen mini mini kızın ta kendisidir. Onu sevdiyseniz okumaya devam etmelisiniz. Sevmediyseniz şimdi bu kitabı kapatıp koyun bir köşeye. O raflarda unutulmaya alışık ne de olsa.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BÖLÜM 2

2.1.

– Senin annene bir şey olsa sana kimse bakmaz. Kendini yetimhane köşesinde bulursun.

Yüzünde ciddi bir ifade ile Leyla’nın gözlerinin içine bakan kadın bu sözleri bir çırpıda söyleyivermişti. Sonra kendinden emin ve memnun bir ifade ile ekledi:

– O nedenle onun kıymetini bilmelisin.

Çantasını alıp kapıya yöneldi. Miyase Hanım’a yönelerek:

-Artık sizi üzemez ben onun aklını başına getirdim, deyip göz kırptı. Miyase Hanım gözlerinde minnet pırıltıları ile kızını kapıya kadar geçirdi. Kapıyı kapattığında arkasında öylece durup duran torununa baktı. Leyla hâlâ orada duruyordu az evvel sözleri işittiği yerde.

– Sen hâlâ ne duruyorsun burada? Dedi. Torunu ona şaşkınlıkla bakarken Miyase Hanım cık cıklayarak mutfağa yöneldi. Oysa Leyla hâlâ orada zıpkın yemiş gibi duruyordu. “Yetimhaneye gitmek”… Acı olan bu muydu? Hayır bu değildi. Acı olan ilk sözdü “Senin annene bir şey olsa sana kimse bakmaz”. Demek ona kimse bakmazdı? Demek herkes bir kalemde siliverirdi öyle mi? Ne kolaymış diye düşündü. İnsan silmek bu kadar kolaydı demek ki. O gün günlüğüne yazacak ilk acı sözleri duymuştu işte. Bunları yazmak istediğini anlaması kıpırdamasını sağladı ve koşarak odaya yöneldi. Kahverengi bir çikolata kutusuna sakladığı defterini çıkarttı. Mavi fon üzerinde cıvıldaşan iki kuş vardı bu defterin kapağında. Onlara sevgiyle baktı. Eliyle tüylerini okşar gibi kapağın üzerinde dolaştırdı parmaklarını. “Ben seni bırakmayacağım,” diye fısıldadı günlüğüne. “Otuz yaşına gelsem de bırakmayacağım.”

2.2.

Her bayram olduğu gibi bu bayram da hastaydı. Leyla’nın bu şekilde düzenli olarak hastalanması akrabalarca hiç hoş karşılanmıyordu. “Blöf yapıyor,” “yine mi hasta canım,” “ya ya tabi tabi,” gibi serzenişlerde bulunuyorlardı. En sonunda annesi onu zorla yatağından kaldırıyor herkesin gürültüyle konuştuğu bu curcunanın ortasına bırakıp mutfaktaki işine dönüyordu. Ateşi kırk dereceye ulaşan Leyla ise ellerini kâğıt zannederek ağlıyordu. Onun ağladığını duyan da yoktu gören de. Görenler de gülüp geçiyordu. Etrafına baktıkça acıyordu içi. Herkes sırtına omzuna çıkıyordu babasının. Kulaktan kulağa oynuyorlardı. O ise dedesini hatırlıyor ve içinde ıstıraptan başka bir şey duymuyordu. Ağlayacak takati bile yoktu. Sonunda salondaki koltuğa uzanmasına müsaade ediyorlardı. O hasta yatağındayken kuzenleri kitaplarını karıştırıyor kimi özel eşyalarını küçük oyuncaklarını ceplerine atıyorlardı. Hastalığının arasında olan biteni hayal meyal izleyen Leyla bu durumu annesine dahi anlatacak gücü toplayamıyordu. Sanki onu o koltuğa zamkla yapıştırmışlar ve damarlarına da felç eden bir ilaç zerk etmişlerdi. Bütün amaç ve gayeleri onun ıstırabını görmekti sanki. Bu sahne her seferinde tekrar ediyordu ve Leyla bayramlardan nefret ediyordu.

– Bir durum olursa beni arayın, dedi Kemal Bey. Havale geçirir ateşi yükselirse, diye de ekledi. O gece sanki anlaşmış gibi Leyla’nın ateşi kırk dereceyi göstermişti. Karşısında duran kitaplığın ona saldırmaya çalıştığını sanıyor annesine korku ve dehşetle “üzerime geliyor!” diyerek kitaplığı gösteriyor imdat istiyordu. Elleri yine kâğıt gibi olmuştu. Bu histen nefret ediyordu. Sonra saat üçte dayısını yani Kemal Bey’i aradılar. Sinirlenen Kemal Bey onu hastaneye götürdü ama neredeyse kaza yapıyorlardı. Arabayı çok sert kullanıyordu ve Leyla’nın annesi ile Miyase Hanım onu aradıkları için çoktan pişman olmuşlardı bile. Leyla ise kendisine kızıyor ailesini böyle zor bir durumla karşılaştırdığı için canı sıkılıyordu. Lakin hastalık kul elinde değildi. Bunu bilmek Leyla’yı biraz olsun rahatlatıyordu. Hastaneye geldiklerinde ise soğuk havanın etkisiyle ateş düşmüştü ve Leyla tehlikeyi çoktan atlatmıştı. Buna sevinmek yerine Kemal Bey’i yok yere yorduklarına üzüldüler o gece. “Keşke sabretseydik düşecekmişmiş,” dediler hayıflanarak. “Keşke ölseydim,” dedi Leyla hiç kimseye duyurmayarak.

2.3.

– Bilim adamı olmak istiyorum.

Bütün sınıf gülmeye başladı. Hoca ise düzeltmek ister gibi:

– Bilim kadını mı olacaksın? Dedi. “Bilim adamı,” diye tekrarladı Leyla. “Peki,” dedi hoca konuyu uzatmak istemiyordu. Sıradaki çocuğun ileride ne olmak istediğini sorarak devam etti. Leyla ise az evvel çizim yaptığı kâğıda dönmüştü. Bu bir makine tasarımıydı. Aynı anda yıkama, kurutma ve ütü işlevini yapıyordu. Yanındaki arkadaşı alaylı bir ifadeyle süzdü kâğıdı.

– Bu ne böyle?

– Bu bir makine.

Sonrasında anlatmaya başladı Leyla makinesinin özelliklerini. Arkadaşı dudağını büktü. “Ne kadar da saçma,” dedi. Leyla ise aldırış etmeden çizimini tamamlamaya koyuldu. İleride herkesin kullandığı bir makine olacaktı bu. O zaman anlarlardı saçma mıydı değil miydi. “Çoktan unutmuş olacaklar,” dedi Leyla kendi kendine. “Benim tasarladığım makineyi kullanırlarken ben akıllarına bile gelmeyeceğim.” Sonra omuzlarını silkti. Dersin bitiş zili çalmıştı. Nihayet eve dönüş vaktiydi.

  Yol üzerindeki çakıl taşlarına top muamelesi yapa yapa yürüyordu. Derenin göründüğü sokaktan döndü. Burayı her zaman sevmişti. Dünyadan ayrılmayı işaret eden bir yerdi burası sanki. Biraz olsun gerçekten sıyrılıp hayale dalma imkânı veren yegâne yoldu. Fakat yine de Uludağ’ı tutmuyordu. Uludağ her yerden başkaydı. Hayat orada sanki duruyordu. Çimenlerin üzerine yatıp göğe baktığında özellikle bunu hissederdi. Toprakla toprak olur göğe karışır yanı başında küçük kuzeniyle hayallere dalarlardı. Acaba bulutları yalnızca onlar mı şekle şemale sokuyordu yoksa bu bir hakikat miydi? Ne olursa olsun bir gün o şekilleri göremeyeceğinden korkuyordu. Sanıyordu ki bu şekilleri görme kabiliyeti kalbin safiyetiyle doğru orantılı.

 

2.4.

   Şubat tatili gelmişti. Hemen her Şubat’ta olduğu gibi bu ay da Konya’ya gitmeyi planlıyorlardı. Konya’da Miyase Hanım’ın anne ve babası yaşıyordu. Ayrıca birkaç kardeşi de bu şehrin çeşitli köşelerine dağılmışlardı.

   Yolculuklarda uyanık durmak Leyla’nın en sevdiği şeydi. Etrafında mışıl mışıl uyuyan yolcuları görünce hayret eder ve biraz da onlar için üzülürdü. Yolun bu güzelim manzarasından yoksun kalıyorlardı çünkü. Oysa o görüyordu uzaklardaki göllerin karanlıkta sihirli maviyle yandığını. Bozkırların sarılığının güneşin doğuşunu karşıladığını. Tarlalarında çalışan ve ona el sallayan teyzeleri. Yol kenarında karpuz kavun ya da ayçiçeği satan satıcıları. Kayısı ağaçlarını. Akşam olunca görünen dolunaya ve onun sularda kendi aksini seyredişine bir tek o şahitti.

Sonunda iki tarafı sapsarı bozkır kaplar o da Konya’ya vardıklarını anlar içi iyice heyecanla kaplanırdı. Az sonra bir minibüse binip Mevlana’ya gelecekler orada İsmail dedelerini bekleyecekler ve nihayet o motoruyla görünecek onları tek tek götürecekti evine. Önce daima Miyase Hanım biner Leyla ve annesi eşyalarla orada beklerlerdi. Yirmi yirmi beş dakika sonra motor yeniden görünür bu defa annesiyle birlikte Leyla biner İsmail dedenin arkasında düşmeden eve varabilmek için dua ederek giderlerdi kucaklarında eşyalar ile. Nihayet beyaz kireçle sıvanmış bahçe ve bordo kapının önünde yüzünde tebessümüyle Münevver Nine görünürdü. Bahçeden geçip mavi kapıyı aşınca küçük bir merdiven karşılardı onları. İlk olarak onlar için ayrılan odaya eşyaları taşırlar ardından süzme yoğurt tandır ekmeği ve ev yapımı sucuktan oluşan kahvaltıyı hazırlarlardı. Hayat burada huzurlu bir sabaha benziyordu.

   Akşam olunca saat on ikiyi gösterene dek İsmail Dede konuşurdu. Yaşadıklarını gördüklerini anlatır sonra onlar biterse sahabenin hayatından kesitler sunar ve kimi nasihatlerle kandili aydınlatan alev olurdu. On iki olunca salondaki büyük saat çalar ve İsmail Dede “bana müsaade” diyerek uyumak üzere odasına çekilirdi. Akabinde ortalık sessizleşir kuşlar bile uykuya dalar ve herkes yavaş yavaş odasına giderdi. Sabah namazı vakti İsmail Dede’nin “Bismillah” diyen gür sesi duyulur ve mabeyn hareketlenmeye başlardı. Abdestini alan İsmail Dede namaz için cami yoluna koyulur ev halkı da namaza dururdu.

   Evde tatlı su bulunmadığından içme suyu yarım saatlik yürüme mesafesindeki bir çeşmeden temin ediliyordu. Bir sabah erkenden uyanan Leyla, Münevver Nine’yi elinde dört bidonla görmüş telaşla yardımına koşmuştu. Beraberce çeşmenin yolunu tutmuşlar sıraya durmuşlar ve bidonları doldurduktan sonra ikisini Leyla ikisini Münevver Nine alarak evin yolunu tutmuşlardı. Yol üzerinde çok yorulan Münevver Nine “dur kızım azıcık soluklanalım,” diyerek kaldırıma oturmuştu. Kısa bir tereddütten sonra Leyla da yanına oturdu ve bir on dakika kadar dinlenip tekrar yola koyuldular.

   Şimdi ise Şubattı ve her yer karla örtülüydü. Tatlı su çeşmesi soğuktan donmuştu akmıyordu. İsmail Dede’nin evinde yalnızca bir odada soba yanıyordu. Fazlaca geniş olmasa da herkes bu odada rahatça oturabiliyor ve yalnız uyku vakti gelince diğer odaya geçiyorlardı. Büyükçe bir radyosu olan İsmail Dede ilahi çalan bir kanalı açmış başını huşu ile eğmişti. Arkada hafif zikir sesi vardı. Leyla ilk defa zikri duymuş oldu böylece. İçinde bir sıcaklık hissetti. Sanki kalbinin etrafına sıcak su değiyordu. Bu hisse şaşırdı fakat kimseye de soramadı. Uyku vaktiydi ve annesiyle birlikte diğer odaya geçiyorlardı artık.

2.5.

   Vakti zamanında İsmail Dede’nin yaptırdığı küçük bir cami vardı. Dışı yeşile boyalı kısa bir minaresi olan bu camiye her vakit gidiyordu İsmail Dede. Cemaatle kılınan namazın sevabından bahseder ve müşkül durumda kalmadıkça gitmeye devam edeceğini belirtirdi. Kar buz fırtına ona asla engel olamıyordu.

   Her mevsimde olduğu gibi kışın da motoruyla pazardan çarşıdan ne alınacaksa alır getirir yaşlılığı hiç bahane etmezdi. Onda herkesi şaşırtan bir dinçlik vardı.

   Yaz aylarında olsaydı Leyla annesiyle birlikte Alâeddin Tepesi’ne kadar yürür sonra fuara parka uğrar yürümekten ayakları şişince de eve dönerlerdi. Fakat mevsim kış olunca evde oturmaktan başka bir şey yaptıkları yoktu. Tatil için çıkan o renkli kitaplardan birisini bitirmelerini istemişti hoca. O kitabı bitirenleri sinemaya götüreceğini söylemişti. İşte Leyla odada sobanın hemen yanında pervazı bir insanın oturacağı genişlikte olan pencerenin önüne oturmuş aşkla şevkle bu kitabı bitirmeye çalışıyordu. Rengârenk sayfalar bulmacalar Leyla’nın aklını başından alıyordu. Zamanın nasıl geçtiği fark edemiyordu bile.

Evin kedisi ara sıra gelir ayaklarına sürtünür sırtının okşanmasını isterdi. Leyla onunla oyalanırken akşam olur sonra bu nazlı ve şımarık kedi onu birden terk eder ve tavan arasındaki yuvasına çekilirdi. İşte o zaman Leyla bu kedinin kendisini sevmediğini düşünür biraz üzülür gibi olurdu. Bunu bir defasında İsmail Dedesine sormuştu da onun sıcak tebessümünden başka cevap alamamıştı.

   Evde telefon işlerine de Leyla bakıyordu. İsmail Dede’nin sekreteri olup çıkmıştı. Bir yer aranacaksa önce Leyla arıyor sonra gerekirse not alıyor ya da telefonu İsmail Dede’ye veriyordu.

   Leyla’nın sessizliğini herkes kötüye yorarken İsmail Dede şöyle demişti “Malayani konuşacağım diye korkuyor.” Malayaninin ne demek olduğunu bilmeyen Leyla ise buna biraz şaşırıyor fakat iyi bir söz olduğuna inanarak seviniyordu. Onun anlamadığı bir söz de şuydu “elli oğlana bedel.” Bu söz üzerine epeyce düşünen Leyla işin içinden bir türlü çıkamamıştı. Sonunda ona daha açıklayıcı konuşmaya karar veren İsmail Dede şöyle dedi:

– Elli oğlana değişmem.

Bu sözü Leyla anlamıştı işte. Bu iyi bir iltifattı. Kız çocuğu oldu diye evladını istemeyen babalara bir tokattı. Elli tane erkek çocuğu verseler yine de senin yerini tutamaz diyordu İsmail Dede demek ki. Bu Leyla’yı hem sevindirmiş hem de duygulandırmıştı.

2.6.

   Bu defa farklıydı ayrılık. Her zaman sıradan ve doğal gelirken bu defa hem Leyla hem annesi ağlıyordu Konya’dan ayrılırken. İsmail Dede ve eşi Münevver Nine orada minderlerin üzerinde oturmuş mahzunca kalmışlardı. “Onları da yanımızda götürebilseydik keşke,” diye geçirdi Leyla içinden. Yanlarında bir valiz dolusu Konya Gevreği, ev yapımı sucuk, rengârenk balonlar ile dönerlerken Bursa’ya, Leyla’nın aklı İsmail Dede’nin o mahzun duruşunda kalmıştı.

   Ertesi gün acı haber gelince devrildi dünya Leyla’nın ayaklarının altında üçüncü kez. O sabah namazdan döndükten sonra vefat etmişti İsmail Dede.Hayat işte böyle bir şeydi Leyla için. Sevdiklerini koparıp almakta ustaydı.

   Uzun zamandır hastalığı unutan Leyla şimdi yine hasta olmuştu. Başı dönüyor midesi bulanıyor bayılacak gibi sarsılıyor fakat ne bayılabiliyor ne iyileşebiliyor sanki arada kalmış gibi can çekişiyordu. Üstelik bu acıya annesi de dayanamamış o da yataklara düşmüştü. İkisi iki ayrı köşede ölümü bekliyor gibiydi. Yardıma çağrılan kuzenleri ise eğlenmekle meşgullerdi. Gülüşüp duruyorlardı. “Ah annem,” dedi Leyla, “keşke çağırmasaydı onları.” Başı neredeyse çatlayacaktı. Ama sessizliği bile bulamıyordu. İçinden Allah’a yalvardı. Gözünden süzülen yaşlardan yastığı sırılsıklam olmuştu.

   Dedesinin mezarını göremeyecekti. Anneannesi dayılarıyla Konya’ya cenazeye giderken onu götürmeyi istememişlerdi. Oysa Leyla İsmail Dedesine son bir vedada bulunmayı ne kadar istiyordu. “Orası oyun yeri değil,” dedi dayısı üstelik. Leyla’nın çektiği acıdan bihaberdi. Böylece son sığınağına da sessiz ve uzaktan veda etti Leyla. Artık dünya biraz daha karanlıktı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BÖLÜM 3

3.1.

   Leyla adının hakkını verme vaktiydi. Her liseli gibi o da âşık olmuştu beklemediği bir anda. Zaten aşk hep beklenmedik anlarda gelir insanı çarpar ve geçer giderdi umursamadan arkasında bıraktıklarının hâli ahvalini. Onun en büyük destekçisi dostu olan Şebnem’di. İkisi bir birinin yükünü taşıyan ve ancak bir birine yaslanarak ilerleyebilen sandalın dalları gibiydiler. Yürüyüşleri bile dibe yaklaştırıyordu onları. Suyun içine çeken bir anafora kurban olacaklardı neredeyse. Ancak biri yakalanırsa o anafora diğeri çekip çıkartıyordu onu. Böylece iki âşık dertlerini gizlemeye devam ederek yürüyordu bu zorlu yolda.

   Leyla’nın hayatı burada da sandığından zor olmuştu. Bir yandan kalbinde taşıdığı ağır yük varken diğer yandan onun için “ölü” diyenlerin olduğu bir ortamda bulunmak yoruyordu onu. Bir cenaze gibi yaşadığının o da farkındaydı fakat artık dünyada onu gülümsetebilecek bir kırıntı kalmamıştı. Onunla ilgili güzel sözler söyleyen kim varsa bir bir yitip gitmişti hayat yolundan. Ve artık yaşamak anlamsız geliyordu Leyla’ya. Dünyanın bir çilehane olduğunu anlaması fazla vaktini almamıştı. Zindandı bu dünya o nasıl mutlu olsundu bu durumda. İnsanın zindanda mutlu olduğu görülmüş müydü?

   Aynı senelerde hayatına giriveren Fuzuli de yaraya tuz biber olmuştu. Şebnem de Leyla da Fuzuli’nin gazelleri arasında kayboluyor bir birlerine bunları okuyup bir destek bir şifa saati oluşturmaya çalışıyorlardı. Okudukça artıyordu oysa aşkları. Bunun farkındaysalar da hoşnuttular hâllerinden. Kendileri için birer beyit de seçmişlerdi. Şebnem’in sahiplendiği beyitler şunlardı:

Beni candan usandırdı cefadan yâr usanmaz mı?

Felekler yandı âhımdan muradım şem’i yanmaz mı?

Leyla’nın beyitleri ise şunlardı:

Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil

Bana ta’n eyleyen gafil seni görgeç utanmaz mı?

Aşk onlarda gizli kaldıkça kıymetliydi. Kimsenin bilmemesi onlara teselli oluyordu. Duyulduğunda küçülecekti her şey. Önce sınıftakiler küçümseyecekti aşklarını sonra nice deveran dönecekti. Aileleri onları okuldan alıp farklı yerlere yerleştirirlerdi duysalardı. Bu ise onlara zindan olacak okula gitmek demekti. Sevdiklerini görmedikleri okul okula benzemezdi ki. Fakat Leyla Şebnem kadar şanslı değildi. Annesi günlüğünü bulup okumuştu çünkü.

   O akşam Leyla’yı bekleyen kıyametten habersiz olan Leyla yorgunca girdi kapıdan. Annesinin kaşları çatılmıştı. Öfkeyi burnundan soluyordu. Birden bağırdı:

– Ne demek bu?!

Neye uğradığını anlayamayan Leyla şaşkınlıkla annesinin gösterdiğine bakıyordu. Bu yırtılmış bir sayfaydı. Dikkatlice bakınca onun günlüğünden koparılmış olduğunu anladı. Başı dönüyordu. Sanki birisi ayaklarının altından halıyı çekiyordu ve Leyla o kayıp giden halıyla birlikte yavaşça yere doğru süzülüyordu. Annesinin elinden kâğıt parçasını almaya çalıştı. Annesi hışımla geri çekti kâğıdı.

– Anne ne olur ver, dedi Leyla yalvarırcasına. Bu ısrarı annesini daha da öfkelendirmişti. Sinirden deliye dönmüştü. O kâğıt parçasında yazılı olanları yüksek sesle okumaya başladı. Bu Leyla’nın yazdığı bir şiirdi. Sevdiğine yazdığı fakat kimselere okutamadığı şiir. Okutmak istemediği şiir. Oysa şimdi o şiir bütün evin duvarlarından annesinin sinirli sesi arasında yankılanıyor ve Leyla’nın yüzüne küçük kan damlacıkları gibi geri dönüyordu. O bembeyaz teni kıpkırmızı bir gelinciğe dönüşmüştü. Utancından mahvolmuştu. Artık gözlerinden süzülen yaşlara hâkim olamıyordu. Bunun üzerine annesi son tokadı da indirmişti:

– Yarın okula geleceğim, değiştireceğiz.

Leyla yalvardı, ağladı inledi. Sonunda annesini ikna etmeyi başardı. Fakat bundan sonraki hayatı cehennemin küçük kopyasına dönüşmüştü. Her gün yaklaşık iki saat süren bir sorgudan geçiyor onunla konuşup konuşmadığı soruluyor konuştuysa ne konuştu noktasına virgülüne varana kadar anlattırılıyordu. Cep telefonuna gelen mesajları önce annesi okuyor ardından Leyla’ya söylüyordu. Ne kadar saklarsa saklasın günlükleri bulunuyor didik didik ediliyordu. Fakat Leyla yazmazsa mahvolurdu. Bu nedenle şiir yazmayı sürdürüyordu. Yazdıklarını küçük kâğıt parçalarına kaydediyor bunları zarfların içine koyup olmadık yerlerde saklıyordu. Çoğu zaman da atması gerekmişti. Fakat bunu yapmak ona büyük kayıp gibi geliyordu. Sonra Şebnem ile farklı bir yol buldular. Herkes bir birinin yazdıklarını atacaktı bu daha kolaydı.

   Her sabah mavi boyalı havuzun yanında bir banka oturur ağaçları seyre dalarlardı. Rüzgâr yüzlerini okşarken kulaklarında aşklarını arttıran acılı namelerle müziklerle bir süre durur hayatın bekleme noktasının burası olduğunu düşünürlerdi. Kimi zaman rüzgâr Mudanya’dan denizin kokusunu taşıyordu sanki. Ruhlarında çeşitli parıltı ve sevinçler hüzünlerle kaynaşıp birleşiyor ve işte adına aşk dediğimiz duyguyu büyütüyordu. Bir dost ferahlık demekti ve Şebnem olmasaydı bu yol Leyla’nın azap yolu olacaktı.

   O bahçe okulu ayrı bir dünyaya ayıran yegâne yerdi. Söğütlerin kapattığı tünellerin arasında dolaşmak, sabah soğuğundan çimleri kaplayan kırağıları sey

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu