Untitled Document
Untitled Document
  Anasayfa  
  Hakkımızda  
  Etkinliklerimiz  
  Haberler  
  Kitap Tanıtımı  
  VİDEOLAR  
  Ziyaretçi Defteri  
  Bize Ulaşın  
Arapça Kitap Fuarı
EDEBİYAT MEVSİMİ/Ödül töreni

 

  Ana Sayfa  > Haberler > Bekir Sıddık Soysal: Muhalif ya da İdrak Edilemeyen Muvafık
 
Bekir Sıddık Soysal: Muhalif ya da İdrak Edilemeyen Muvafık
29-01-2018 16:22
Onu ilk defa ilk defa Nuri Şahin’in yanında tanımıştım. Sene 1987… Trabzon’dan bir toplantı için Ankara’ya gelmiştim. Stat Otel’in lobisinde oturuyorlardı. Birlikte çalıştıkları ve yayınına son verilen Yeni Haber Gazetesi tecrübesinden sonra başka bir gazete faaliyeti için Ankara’ya gelmişlerdi.
FaceBook ta paylaş
 
 

 

“Bedâyi ihtira eyler ölüm bahrinde erkekler burada.”

 

Onu ilk defa ilk defa Nuri Şahin’in yanında tanımıştım. Sene 1987… Trabzon’dan bir toplantı için Ankara’ya gelmiştim. Stat Otel’in lobisinde oturuyorlardı. Birlikte çalıştıkları ve yayınına son verilen Yeni Haber Gazetesi tecrübesinden sonra başka bir gazete faaliyeti için Ankara’ya gelmişlerdi. Projeleri için destek arayışı içinde idiler. Belediye başkanı Mehmet Altınsoy’un çevresinde bu desteği buldular. “Belde” adıyla reklam gazetesi olarak faaliyetini başlatan ücretsiz ve çok özel bir dağıtım sistemi ile her sabah ev ve iş yerlerine ulaştırılan, 50 bin tirajlı bu günlük gazetenin henüz ilk günlerinde benim de tayinim TRT Radyo Dairesine koordinasyon müdürü olarak çıktı. Gazetenin Sahibi Nuri Şahin, Genel Yayın Müdürü Ömer Lütfi Mete… Ben dâhil yakın çevremizdeki birikim sahibi çok sayıda arkadaşımız, her gün sabahın ilk saatlerine kadar süren amatör bir gayretle bu işe omuz verdiler.

İşte Ömer’le yakın temasım bu yoğunluk ortamında onun ayrılıp İstanbul’a döndüğü güne kadar sürdü. O işin tabiatından kaynaklanan gerilim içinde bile hep nazik ve önemseyen tavırlarıyla beni etkilemişti.

Ömer İstanbul’a döndükten sonra Nuri gazeteyi sürdürme gayreti gösterdi. Ancak reklam desteği zaafa uğrayınca o da işi bırakmak zorunda kaldı.

Daha sonraki süreçte zuhurata tabi görüşmelerde hemen her seferinde beni adeta gönlü ile kucaklayan yakınlığı ile mesrur etti. Özensizliğe zarafet veren, kendine özgü bir giyinişi vardı… Bakışlarıyla içimi aydınlatırdı. Güzellik denen o iç sonsuzluğun bize bakan, baktıran gözleriydi sanki…

Aile Araştırma Kurumu için hazırladığım kırk saatlik dramatik eğitim seti için radyo tiyatrosu tarzında yazdırdığımız oyunların bir kısmını Ömer Lütfi yazdı. Bu iş ilişkisi sebebiyle de (daha çok telefonla) görüşmelerimiz oldu.

Ömer’in drama yazarlığı vasfını da bu vesileyle tanımış oldum. Etkileyici, dikkat çekici metinlerdi. Adeta onu bu sahada şöhrete ulaştıracak senaryolarının habercisi idi.

Ben İstanbul’a naklettikten sonra zaman-zaman görüşmelerimiz oldu. Her karşılaşma ve görüşme beni ona daha bir dostluk hissiyle bağlamıştır. Sabah Gazetesindeki köşe yazılarının tiryakisi olmuştum. Takdir hissiyatımı her seferinde kendisi ile paylaştım. Bu dikkat ve alâkam onu memnun ediyordu. Bu vesile ile mezkûr gazetedeki köşe komşusunun, Umur Talu’nun[1] da tiryakisi olmuştum. Kaderin güzel bir tecellisi halinde ortaya çıkan tevafukta, karşı görüşte iki vicdan odağı teşekkül etmişti bu sayfa köşelerinde. Her gün gazeteyi o sayfalardan ibaret görerek satın alıyordum. Her noktada ölçülü, keskin ve coşkulu bir millet maarifinin vicdanı oldular.

 

Ömer’in ilk şiirini nerde ve ne zaman okudum hatırlamıyorum… O, gıyaben hafızama bu vasfıyla yerleşmişti. Gazeteciliği ve drama yazarlığı asıl şöhretini sağlayan vasıflarıydı. Şairlik örsünde dövüp, çelikleştirdiği yazılarında içimize işleyen eğilip-bükülmez bir duruşla, yüreklere samimiyet ve vicdan aşıları yaptı. Çünkü şair zamana göre değişmeyen, her çağda var olabilen bir kahraman tipidir. O öne çıkarmadığı şairlik vasfından kaynaklanan üslup güzelliği, yazılarındaki ulviyetin kanatları oldu. Bu yazılardaki fikri muhtevasını duygu ışıkları ile öylesine cilaladı ki adeta her yazısı bir şiir lirizmi taşıdı.

Bu lirizm; yüce bir ruh, kuvvetli bir iman ve sezgiyle beslenen bir vicdanın da zemini oldu. Bütün kalem faaliyetleri, ruhunun soluğu ile canlanan bu kalp ateşinde tava geldi. Karadeniz’in o ifade çoraklığından, İstanbul’un dil asumanına, o yüksek ahenge nasıl ulaştı diye sormadan edemiyorum. Gerçi folklor seviyesinde de olsa her aksan kendince bir nağmedir. Muhakkak ki içsel tecrübelerinin derinliği o yüksek nağmeye zemin oluşturmuştur.

Zaman-zaman o haşin coğrafyanın filizlendirdiği sert mizacın dış kabuğu, kimilerini yanıltmış olabilir. Ama derinliğine baktığınızda hissederdiniz ki müzikal ahengin şaşırtıcı inceliğini şahsiyetinin belirleyici vasfı haline getirmiş. Muhakkak ki yazarlığını şairlik kıvamına ulaştıran, görüşlerindeki bu samimiyet ve derinlikti.

 Bütünüyle eşya karşısında bulanık, belirsiz dünyada, sahte ve aşağılık söylentiler içinde debelenen bir basın ortamında, yevmi yazıların sınırını fevkalade aşan bir vukufla, felsefi arka planı olan çözümlemelerle vicdan şiirleri yazdı… Yerli değerlere saldıran, ona pusu kuran bir anlayışa karşı asla hamaset batağına düşmeden, soğukkanlı bir irade adamı tavrıyla vicdan levhaları tersim etti. Her yazısında medeni şecaat, ruh, gönül ve fikir kahramanlığı ile vicdanlara doğrudan nüfuz etti. Açık bir sadelikle, günlük gerçeklerden, görünmez derin gerçekliğe vicdanı ile ışık tuttu. Başkaları eşyanın görüntüleri içinde yaşayabilirler, ama onun için eşyanın gerçeğinde yaşamak yaradılışının gereği idi… Bu biraz da O’nun küçük nüansları atlamayan keskin dikkatinden kaynaklanırdı. Bu sebeple “gizli olmayan sırra” vakıf olabilmiştir diye düşünüyorum.[2]

Böylece büyük bir görüş gücü ile yöneldiği her problematiğin aslını kavrar, vazıh çözümlemelerle özüne ulaşır ve meseleleri gerçek yönüyle kavrayıp, kararlı ve kesin bir zarafetle gerçeği önümüze sererdi. Bu tarz çözümlemelerle adeta vicdanını elimize tutuştururdu. Hissettirmenin en emin yolu da bu olsa gerektir. Sevmek zorunda oduğu şeyin şuurunda olduğu için görmek ve yapmak zorunda olduğunun ilhamı ile nasiplendi.

Eşyanın ve zamanın musikisini bütün o deruni şeylerin ahengiyle okurlarına hissettirdi. Derin akıl diye tavsif edebileceğimiz o vicdan nağmeleri ile ruhumuza güzelin, samimiyetin ve mesuliyetin  renklerinden armoni tersim etti. Güzelliğin derinliklerine yöneltilmiş bakışlarla olayları, eşyayı ve zamanı çözümleyebildi. İyi, doğru ve güzelin cömert meyveleri… Dünyanın görünür olan ya da olmayan, özellikle de zulüm ve sapıklık ekseninde belirginleşen  bütün problematiği karşısında adeta içgüdüsel çözümlemelere dayanan yazılarıyla irşâd görevini bihakkın yerine getirdi. İçgüdü dememin sebebi; geniş bir enstitü kadrosunun ekipdaşlığı ile elde edilebilecek arka plana dayalı, ihatalı günlük yazılarıdır. Hemen her yazısında dünya egemenlerinin kuşatıcılığı karşısında insanımıza kendi koordinatlarının ipuçlarını veren, sağlam duruş ve öz güven hissi aşılayan bu vukuflu yazıları nasıl bir birikimle yazabildi diye hep düşünmüşümdür. Değil midir ki düşünce, karanlık bir kasırgadan doğar ve kendini kurtarmaya savaşan tutsağın gayretine benzer. Düşünce ve gayret başlı-başına yüce bir fazilet değil midir?

Biz mürid-i garamız virdimiz feryaddır

Bu tarikı nâlede Mecnun bize üstaddır.

Bence tasavvufi alâkalarının temelinde bu anlayış vardı ve yazarlığını belirleyen ana dinamikti… Bu ruhla öyle yazılar yazdı ki alın yazısı gibi silinmez izler bıraktı. Kalbinin bu sönmez ateşi her zaman kaleminin ucunda parladı.  Menfaat ve küçük endişelerin hiç biri onun ruhunda yer bulamadı.

O, hayat şiirini sadeliğin mükemmeliyetiyle bize okutmaya çalıştı. Biz o şiiri anladığımızda adeta içimizde şairlik kumaşları dokundu… Kalemi vicdanının keskin kılıcı gibi işledi; akıl almaz bir veludiyet ve bereketle, nümayişsiz, gösterişsiz bir tahammülle, sebatla, bereketli bir toprak gibi verdikçe verdi… Kâh yıldırım yüklü bulut gibi, kâh tutuşmuş bir rüzgâr gibi arkasında aydınlık bırakarak gitti. Dünyanın duygu aleminden bir yüce değer, vicdan tezgahında dokuduğu şeref örtüsüne bürünerek ebediyete yürüdü…

Çengelköy’ün Boğaz’a nazır cennet misali mezarlığı zengin bir hazineyi bağrında ebediyet emaneti olarak barındırırken, onun bıraktığı boşluk, ülkemiz fikir ve irfan ufkunu biraz daha fakirleştirmiştir. Öyle inanıyorum ki bu gün ismi etrafındaki samimi alâka, yarınki şöhretinin, dolayısıyla kesintisiz misyonunun fatihi olacaktır.

Son görüşmemiz üzerinden çok uzun bir zaman geçmesine rağmen hafızama adeta hak edilmiş portresi, şimdi gözlerimde yeniden bütün dokunaklığı ve tanıdığım yüzler içinde en etkileyicilerinden olan ifadesi ile tecessüm etti… Derin ama gizli bir melâl, muzdarip bir mesuliyet hissi ile ‘size vicdanın yüzü bu olsa gerek’ dedirten bir resim… Ömer Lütfi Mete bu portresiyle, kalp ve ruh galerimdeki diğer güzel yüzler arasında, üzerine nisyan perdesinin asla kapanamayacağı mevkîindeki yerini aldı.

Allah rahmet eylesin.

 



[1]Ömer Sabah Gazetesi’nden o yerin taşıyamayacağı sıkletinden ötürü uzaklaştırılınca, Umur Talu dışında hiç kimsenin vicdanı kanamamıştı. Yazısı vicdan ehli olmanın ne demek olduğunun ibret vesikası idi. Ölümü üzerine de “Arkadaşım Olmayan Dostum” başlıklı vicdan şiirini yazdı.  Hissiyat ve minnetimi alttaki satırlarda dile getirdim.    

“Melali anlamayan nesle aşina değiliz” diyor şair… Köşesindeki fotoğrafında yazdıklarının samimiyetini teyit edercesine derin bir melal ile bakan o mahcup gözler, bana bu bakışlarda vicdanın resmi var dedirtmiştir hep. Uzatmalı bir okuyucunuzum… Sabah gazetesini merhum Ömer Lütfi Mete dostum için satın alırdım. Onun köşe komşusu olan sizin yazılarınızın da müptelası oldum. Ve bu iki vicdan odağının bakış açısından günü algılama fırsatı olmuştu gazete benim için.  Sonra bu ülkede eğilip bükülmeyenlere reva görülen kırıcı, yok edici tavra tek itiraz sizden yükseldi. Vicdan sesini vicdan sahibi kulaklar duyabiliyor. Ölümü üzerine yaptığınız dostluk analizi muhteşem… Sizi bu anlayışınız, vefanız ve üstün vicdanınızdan ötürü kutluyorum. Bu ülkeye soluk kazandıracak vukuf ve bilinciniz de ayrıca bir gelecek umududur diye düşünüyorum.

Saygı ve selam ile. Tanımadığınız bir dostunuz

 

[2] Goethe “gizli olmayan sır” diye ifade ettiği; gizli olmayan, herkese açık olduğu halde hemen-hemen kimse tarafından anlaşılamayan sır diye bahseder…

 

 
 
 

Ali Haydar Öztürk TYB İstanbul’da

Yeryüzü Buluşmaları’nda Kudüs Konuşulacak

Gazeteci-Yazar Yıldıray Oğur, “Basın Dünyasından Yüzler Sesler” Programına Konuk Oluyor

Bülent Ata TYB İstanbul’da
 
Untitled Document